Dikkatimizi korumanın her geçen gün daha da zorlaştığı bir çağda yaşıyoruz. Bildirimler, sosyal medya akışları, bitmek bilmeyen bilgi bombardımanı ve sürekli meşgul olma hali, odaklanma becerimizi fark etmeden aşındırıyor. The Coaching Company koçlarından Zerrin Aytar, "Dikkatim Nereye Saklandı?" başlıklı bu samimi ve düşündürücü yazısında, kendi deneyimlerinden yola çıkarak dikkat dağınıklığının nedenlerini, modern yaşamın zihnimiz üzerindeki etkilerini ve odağımızı yeniden kazanabilmek için uygulanabilecek yöntemleri ele alıyor.
__________________________________________________________________________________________________
Son zamanlarda bana bir şey oldu. Dikkatim hiç dağılmadan saatlerce masa başında oturabilirdim eskiden. Başladığım işi bitirmeden yerimden kalkmazdım. Şimdi bitirmek şöyle dursun, başlamak bile zorlayıcı.
Bir filmi baştan sona, her sahnesini sünger gibi emmeden seyretmeyen ben, en az üç kere durdurmadan bitiremiyorum. Aynı anda iki üç kitabı okurdum, odağım bir tanesinde 10-15 sayfanın ötesine gidemiyor.
Koçluk desteği verdiğim kişilerde de, yaş, hiyerarşik pozisyon, meslek fark etmeksizin benzer şeyleri çok duyar oldum. Niye böyle oluyor? sorusunun peşine düşmek elzem hale geldi.
Çok sayıda araştırma, kitap, öneri var bu konuda. Hepsini okuyamadım elbette ama okuyabildiklerimden bende iz bırakan ve düşündürenler şunlar oldu:
Zihnimiz hiç olmadığı kadar bilgi ve uyaran bombardımanı altında. Ama donanımımız aynı, bazı bilim insanlarına göre son 40.000 yıldır beynimizin yapısında kayda değer bir değişim olmamış. Yani yavaş ve sindirerek bilgi alması gereken bir donanıma, aşırı komplike ve yoğun bir yazılım yüklüyoruz, işlemci yavaşlıyor.
Aynı anda birden çok şey yapabilmek, sahip olunması gereken bir beceri olarak pompalandı yıllardır. Oysa nörobilim araştırmaları bunun bir illüzyon olduğunu söylüyor. Aslında farklı işlere aynı anda odaklanmıyormuşuz, geçişler yaparak düşünüyormuşuz ve bir konudan diğerine geçişin maliyeti ortalama 23 dakikaymış.
Dikkatimize talip bir dünya tasarımında yaşıyoruz. Dünyanın en zeki beyinleri el ele vermiş, ne yaparlarsa odağımızı daha fazla tutabileceklerine kafa yoruyorlar. (Manidar bir detay; bu beyinler kendi odaklarını korumak için tasarladıkları sistemlerden uzak duruyorlarmış!)
Zihnimiz bu tasarıma uyumlanarak “bilgiyi tarama” modunda çalışıyor, bu moddayken de derinlemesine anlama ve bilgiler arasında bağlantılar kurma becerimizi köreltiyormuşuz. Uzun metinlere tahammül edemeyişimiz, videoları hızlandırarak izleyişimiz…Tanıdık geldi mi?
Her şeye yetişmemiz gerektiği inancıyla, bir şeyi kaçırıyor olma korkusuyla, kimi zaman da hayatın getirdiği irili ufaklı stresle başa çıkabilmek için bir kaçış olarak kendimizi sosyal medyada “kaydırırken” buluyoruz. Bu eylemin kendisi başlı başına dikkatimize zarar veriyor. Kısa vadede odaklanma becerisini bozduğu gibi uzun vadede hafızaya zararları olduğuna dair çalışmalar varmış. Duygusal durumumuz üzerinde de öyle derin etkileri var ki kendimizi huzursuz, kimi zaman yetersiz, kimi zaman yalnız ve yalıtılmış hissetmemize yol açabiliyor bu platformlar. Özellikle bu çağın içine doğan gençlerde kaygı bozukluğu tavan yapmış araştırmacıların söylediğine göre.
Ne yapacağız peki? Ben odaklanma becerimin eski keskinliğinde olmasını istiyorum. Bu halimle sanki kimliğimi kaybetmiş gibi hissediyorum. Çözüm anlamında yazılmış çizilmiş çok şey var. Sanırım herkes kendi dinamikleri doğrultusunda kendisi için en uygulanabilir ve sürdürülebilir olanı seçmeli. Tek bir reçete herkeste çalışmayabilir yani.
Birkaç çözüm örneğiyle bitireyim yazıyı: Bazı uzmanlar günü planlamayı; en baştan kesintilere izin vermeyeceğiniz bir gün tasarlamayı ve ona uymayı öneriyor. Yani gününüzü bloklara ayıracaksınız: Dikkatinizin en yoğun olduğunu düşündüğünüz saatlere en yüksek zihinsel efor gerektiren işlerinizi yerleştireceksiniz ve o zaman diliminde telefondan ve diğer dikkat dağıtıcılardan uzak kalmanızı garanti edeceğiniz bir sistem kuracaksınız.
Bir başka öneri “sadece başlamak ve sadece 10 dakika odaklı kalma pratiği” yapmak. Dikkatinizin dağılabileceğini baştan kabul edecek ama minimum 10 dakika tek bir işe odaklanma konusunda niyetli davranacaksınız. Kas gibi diyor uzmanlar, 10 dakikayla başlarsınız, yaptıkça odaklanma süreniz uzar.
Bir başka yaklaşım, kendinize kızmak yerine şefkatli bir dil kullanarak kendinize şunu sormak: “Şu an şu işi yapmam gerekiyor, dikkatim dağıldı ve kendimi internet sayfaları arasında kaybettim. Bu doğal, herkesin başına gelebilir. Bunu fark ettiğim şu anda beni akış halime geri döndürecek neye odaklanabilirim?”
İşin fiziksel boyutunu da es geçmemek lazım: Dikkat kapasitesini en çok zorlayan şeylerden biri uyku kalitesiymiş. Derin ve uzun uyumadığımızda zihnimiz yeterince berrak olamıyor, refleksleri zayıflıyormuş. Bunun en önemli belirleyicilerinden biri stresmiş, hiç şaşırtıcı olmayan bir biçimde. Kendi stres faktörlerimizi yönetmeyi öğrenmenin yollarını bulmak en anlamlı başlangıçlardan biri olabilir.
Çalınan Dikkat (Johann Hari) ve The Social Dilemma belgeseli okuduklarım ve izlediklerim içinde beni en çok etkileyenler oldu. Hararetle tavsiye ediyorum.
Daha pek çok yönteme, teoriye, pratik ipuçlarına, açıklamalara ve örneklere denk geldim okurken. Ve fark ettim ki benim akış halim “okurken” oluşuyor. Zamanı unutuyorum ve merak ettiğim bir konuyu öğrenirken kendimden geçiyorum. Sonra aklıma annemin çocukken bana kitap okuma süre sınırı koyduğu geldi (doğru dürüst uyumam için elbette, yanlış anlama olmasın😊), kendi kendime gülümsedim. Fark neydi? O zaman o kadar az uyaran vardı ki hayatımda, dünyanın en keyifli eylemi okumak ve kitaplardaki farklı dünyalara derinlemesine dalmaktı. Bunu düşünürken şu an okuma konusunda yaşadığım odaklanma zorluğunun altında yatanı da bulmuş oldum. Şimdi okumaya başlamadan önce konuşmam gereken birileri varsa önce telefon görüşmelerini yapıyorum. Okumaya başladığımda aklıma takılması olası bir “yapılması acil” iş varsa önce onu tamamlıyorum. Elime kitabımı aldığımda telefonumun sessiz modunu açıyorum ve ekranda bildirim ışığını görmemek için ters çeviriyorum. Evin en sessiz yerinde, kimsenin beni bölmeyeceğini bildiğim saatlerde okuyorum. Ve sadece iki haftada iki kitap bitirdim bile. Bunu yapmamı, geçmişte yapabildiğimi hatırlamak sağladı. Ve orada bugünden farklı neyi yaptığımı bulmak.
Benzer bir şekilde yıllardır en belirgin alışkanlıklarımdan birinin odaklanma becerimi aslında çok beslediğini öğrendim: Uzun yürüyüşler yapmak. “Gönüllü yalnızlık”, “tefekkür”, “inziva” gibi farklı biçimlerde ifade edilen bu yöntem, düşüncelerinizle baş başa kalmanızı, bağlantılar oluşturmanızı, zihninizi düzenlemenizi sağlıyor. Bu alışkanlığımı “verimli olmam gerekli” yanılsamasıyla nasıl bozduğumu da keşfettim bu okuma sürecinde: Yürüyerek geçirdiğim zaman verimsizmiş zannıyla, yürürken podcast dinlemek süreci verimli kılar sandım. Oysa tam tersini yapıyor, zihnimin kendisiyle baş başa kalmasına ket vuruyormuş. Yürürken şarkı dinlemek bile aynı etkiyi yaratıyormuş, şaşırdım. Burada küçük bir not ilave etmeliyim: Bu kendi kendine kalma halinde, düşüncelerin “saplantılı” bir yere evrilmesi riski var. Aman dikkat😊En iyisi çözmek veya anlamak istediğiniz konunun ne olduğuna karar vererek, mümkünse telefonunuzu evde bırakarak uzun bir yürüyüşe çıkıp duygusal girdap oluştuğunda “şu anda bu duygunun içine çekildiğimi fark ediyorum, bu duygu olmasa nasıl düşünürdüm?” deyip kendinizi biraz dışarı çekmek ve düşünce sürecine öyle devam etmek.
Beni yolda tutan soruyu da paylaşıp huzurlarınızdan ayrılayım: 10 sene sonraki kendim bana ne söylesin isterim? Cevabım şu oldu: “Zamanını kendin için anlamlı şeyleri de dikkate alarak yaşamışsın, günün getirdikleriyle hayallerin arasında bir denge kurabilmişsin, aferin sana!”
Not: Buraya kadar arada telefonunuza veya e-postanıza göz atmadan, cümle cümle okuyarak geldiyseniz, odaklanma konusunda hiç fena değilsiniz bence😊
26.05.2026
Zerrin Aytar
Profesyonel Koç, ACC, Eğitmen
The Coaching Company